Son Dakika Haberleri

KIRMIZI BÜLTEN İMPARATORLUĞU Çin’in Interpol Aracılığıyla Dünyaya Uzanan Baskı Mekanizması 5.Bölüm: Psikolojik Savaş: Aileler, Mal Varlıkları ve Rehin Alınan Hayatlar

“Bir insanı susturmanın en kolay yolu onu hapse atmak değildir. En etkili yöntem, sevdiği insanları hedef almaktır.” Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) sınır ötesi baskı stratejisi, yalnızca uluslararası yakalama kararları, Interpol Kırmızı Bültenleri veya diplomatik girişimlerle sınırlı değildir. Aksine, uluslararası araştırmalar ve insan hakları raporları, bu araçların çoğu zaman çok daha kapsamlı bir psikolojik baskı mekanizmasının ilk aşamasını oluşturduğunu ortaya koymaktadır.

Yurt dışına çıkan muhalifler, insan hakları savunucuları, gazeteciler, iş insanları, eski devlet görevlileri ve özellikle Uygur diasporası için asıl baskı, çoğu zaman haklarında arama kararı çıkarıldıktan sonra başlar. Çünkü Pekin’in hedefi yalnızca bu kişileri fiziksel olarak Çin’e geri götürmek değildir. Asıl amaç; onları psikolojik, ekonomik ve sosyal açıdan kuşatarak direnme iradelerini kırmak ve sonunda “gönüllü dönüş” olarak sunulan bir teslimiyete zorlamaktır.

Bu strateji, yalnızca hedef alınan kişiyi değil; geride bıraktığı anne ve babasını, eşini, çocuklarını, kardeşlerini, iş ortaklarını ve hatta yakın arkadaşlarını da baskı mekanizmasının bir parçası hâline getirir. Devlet gücü, bireyin en hassas noktası olan ailesine yöneltilerek, fiziksel sınırların ötesine uzanan görünmez bir baskı ağı kurulmaktadır.

Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ), Safeguard Defenders, Freedom House, Human Rights Watch, Amnesty International ve çeşitli ülke mahkemelerinin incelediği dosyalar; Çin güvenlik birimlerinin aile bireylerinin sorgulanması, telefon ve görüntülü aramalar yoluyla tehdit edilmesi, banka hesaplarının dondurulması, mal varlıklarına el konulması, pasaportların iptal edilmesi ve yakın akrabaların gözaltına alınması gibi yöntemleri sistematik biçimde kullandığına işaret etmektedir.

Bu yöntemler, klasik anlamda bir ceza soruşturmasının çok ötesine geçmektedir. Amaç yalnızca bir suç şüphelisini yakalamak değil; onun iradesini, ekonomik gücünü ve aile bağlarını hedef alarak teslim olmaya zorlayan çok katmanlı bir baskı sistemi kurmaktır.

İşte bu nedenle Çin’in sınır ötesi operasyonları, bugün birçok uluslararası hukukçu ve insan hakları uzmanı tarafından yalnızca bir güvenlik politikası olarak değil, devlet eliyle yürütülen ulusötesi psikolojik savaşın en dikkat çekici örneklerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

“Biz Sana Değil, Ailene Ulaşırız”

Çin’in sınır ötesi baskı stratejisinin en dikkat çekici yönlerinden biri, hedef alınan kişiye doğrudan ulaşmak yerine onun en zayıf halkası olarak görülen ailesini baskı altına almasıdır. Uluslararası insan hakları kuruluşlarının raporları, mahkeme dosyaları ve araştırmacı gazetecilik çalışmaları; Pekin yönetiminin yurt dışında yaşayan muhalifler, iş insanları ve Uygur diasporası üzerinde kurduğu baskının büyük ölçüde aile bireyleri üzerinden yürütüldüğünü ortaya koymaktadır.

Bu yöntemin temel mantığı oldukça açıktır: Eğer hedef kişi yabancı bir ülkede hukukun koruması altındaysa, ona doğrudan ulaşmak her zaman mümkün olmayabilir. Ancak Çin sınırları içinde yaşamaya devam eden ailesi ve yakın çevresi, devletin denetim ve baskı mekanizmalarına açık durumdadır. Böylece hedef alınan kişi, binlerce kilometre uzakta olsa bile psikolojik olarak sürekli Çin güvenlik birimlerinin etkisi altında tutulabilmektedir.

Bu kapsamda baskı yalnızca anne ve babayla sınırlı kalmamaktadır. Eşler, çocuklar, kardeşler, amcalar, halalar, dayılar, kuzenler ve hatta bazı vakalarda yakın iş ortakları dahi soruşturmaların ve idari baskıların hedefi hâline gelebilmektedir. İnsan hakları örgütleri, bu uygulamaların özellikle yurt dışında yaşayan Uygurlar, Çinli muhalifler ve siyasi nedenlerle ülkeyi terk eden iş insanlarının ailelerinde sıkça görüldüğünü belgelemektedir.

Baskı yöntemleri de belirli bir sistematik içinde uygulanmaktadır. Aile bireyleri sık sık polis merkezlerine çağrılarak saatler süren sorgulara alınabilmekte, pasaportlarına el konulabilmekte, yurt dışına çıkışları engellenebilmekte ve günlük yaşamları sürekli gözetim altında tutulabilmektedir. Bazı vakalarda polis ekiplerinin düzenli olarak aile evlerini ziyaret ettiği, komşuların önünde sorgulamalar yaptığı ve aile üyelerinin telefonlarının incelendiği ya da iletişimlerinin yakından takip edildiği yönünde çok sayıda tanıklık bulunmaktadır.

Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu’nun (ICIJ) incelediği dosyalar ile Safeguard Defenders ve Freedom House tarafından yayımlanan raporlar, bu baskının yalnızca idari işlemlerle sınırlı olmadığını göstermektedir. Bazı vakalarda aile bireyleri kısa süreli gözaltılara alınmış, haklarında ekonomik suç, vergi ihlali veya kamu düzenini bozma gibi farklı gerekçelerle soruşturmalar başlatılmıştır. İnsan hakları kuruluşları, bu uygulamaların önemli bir bölümünün hedef kişiyi psikolojik baskı altına almak amacıyla kullanıldığını değerlendirmektedir.

Özellikle Çin’in “Fox Hunt” ve “Sky Net” operasyonları kapsamında yürütülen bazı dosyalarda, aile bireylerinin hedef kişiyle iletişim kurmaya zorlandığı ve onun Çin’e dönmesi için ikna edilmesinin istendiği görülmektedir. Görüşmeler sırasında aile üyelerinin, “Dönersen her şey çözülecek.”, “Biz artık bu baskıya dayanamıyoruz.” veya “Yetkililer senin geri dönmeni bekliyor.” şeklinde mesajlar iletmeye yönlendirildiği, çeşitli uluslararası raporlarda ve mahkeme kayıtlarında yer almaktadır.

Bu yöntem, fiziksel güç kullanmaktan çok daha etkili bir psikolojik baskı mekanizması oluşturmaktadır. Çünkü sürgünde yaşayan bir kişi, kendi güvenliğini sağlayabilse bile anne ve babasının, eşinin veya çocuklarının her gün devlet baskısıyla karşı karşıya olduğunu bilmektedir. Bu durum zamanla yalnızca hukuki bir süreç olmaktan çıkmakta; vicdan, aile sorumluluğu ve korku üzerinden yürütülen uzun soluklu bir psikolojik savaşa dönüşmektedir.

Verilmek istenen mesaj ise çoğu zaman açıkça ifade edilmese bile aynıdır:

“Sen bize ulaşamayacağını düşünebilirsin. Ama ailene ulaşmamız için sınırların hiçbir önemi yok.”

İşte bu nedenle birçok uluslararası uzman, Çin’in sınır ötesi baskı faaliyetlerini yalnızca bireyleri hedef alan operasyonlar olarak değil, aile kurumunu da baskı aracına dönüştüren sistematik bir ulusötesi baskı (transnational repression) modeli olarak değerlendirmektedir. Bu modelde hedef yalnızca kaçan kişi değil, onun geride bıraktığı tüm yaşam ağıdır.

Telefonun Diğer Ucundaki Devlet

Çin’in sınır ötesi baskı mekanizmasının en dikkat çekici unsurlarından biri de fiziksel sınırları aşan iletişim ağıdır. Hedef alınan kişiye ulaşmak için artık yalnızca diplomatik kanallar, Interpol bildirimleri veya resmi iade talepleri kullanılmamaktadır. Telefon görüşmeleri, görüntülü aramalar ve dijital mesajlaşma uygulamaları da psikolojik baskının önemli araçları hâline gelmiştir.

Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu’nun (ICIJ) China Targets araştırması, çeşitli mahkeme kayıtları ve uluslararası insan hakları raporları; yurt dışında yaşayan birçok kişinin Çin güvenlik birimleri tarafından aylar, hatta yıllar boyunca sistematik biçimde telefonla arandığını ortaya koymaktadır. Bu aramalar tek seferlik değildir. Bazı kişiler haftalar boyunca her gün, bazıları ise aylarca belirli aralıklarla aranarak sürekli baskı altında tutulmaktadır.

Aramaları yapan kişiler her zaman aynı kimliği kullanmamaktadır. Bazı görüşmelerde kendilerini doğrudan polis memuru veya kamu güvenliği görevlisi olarak tanıtan kişiler konuşurken, bazı dosyalarda savcı, disiplin müfettişi ya da yerel yönetim yetkilisi olduklarını söyleyen görevlilerin devreye girdiği görülmektedir. Bazı vakalarda ise resmi görevliler yerine eski iş arkadaşları, akrabalar, aile dostları veya hedef kişinin tanıdığı kişiler aracı olarak kullanılmaktadır. Böylece baskı, resmi bir soruşturmadan çok, kişinin kendi sosyal çevresinden geliyormuş izlenimi yaratacak şekilde kurgulanmaktadır.

Bu görüşmelerin içeriği de büyük ölçüde benzer bir şablonu takip etmektedir. İlk aşamada uzlaşmacı bir dil kullanılmakta, kişinin Çin’e dönmesi hâlinde “her şeyin çözüleceği”, hakkında yürütülen işlemlerin hafifletilebileceği veya ailesinin rahat bırakılacağı mesajı verilmektedir. Ancak kişi bu çağrıları reddettiğinde konuşmaların tonu giderek sertleşmektedir.

Telefonun diğer ucundan gelen mesajlar çoğu zaman şu eksende şekillenmektedir:

“Dönersen hiçbir sorun yaşamazsın.”

“Ailen senin yüzünden büyük sıkıntı yaşıyor.”

“Kardeşin hakkında soruşturma başlatıldı.”

“Annen ve baban sürekli karakola çağrılıyor.”

“Çocuklarının geleceğini düşün.”

Bu ifadeler, doğrudan bir hukuk sürecinden ziyade, kişinin vicdanını ve aile bağlarını hedef alan psikolojik baskının parçaları olarak değerlendirilmektedir.

İnsan hakları kuruluşlarının belgelediği bazı vakalarda ise telefon görüşmeleri görüntülü olarak gerçekleştirilmektedir. Bu görüşmeler sırasında aile bireylerinin kameranın karşısına çıkarıldığı, hedef kişiye anne ve babasının, eşinin veya çocuklarının konuşmasının sağlandığı yönünde çok sayıda tanıklık bulunmaktadır. Bazı raporlarda aile üyelerinin bu görüşmelere kendi iradeleriyle katılmadıkları, güvenlik görevlilerinin gözetiminde konuşmak zorunda bırakıldıkları iddiaları yer almaktadır.

Bu yöntem yalnızca bilgi vermeyi amaçlamamaktadır. Asıl hedef, yurt dışında yaşayan kişiye devletin her an kendisine ulaşabileceği hissini vermek ve hiçbir mesafenin güvenlik sağlamadığı algısını oluşturmaktır. Telefon artık sıradan bir iletişim aracı olmaktan çıkmakta; devletin sınır ötesine uzanan görünmez baskı mekanizmasının bir parçasına dönüşmektedir.

Uzmanlara göre bu sürekli iletişim trafiği, klasik tehdit yöntemlerinden daha etkili sonuçlar doğurabilmektedir. Çünkü fiziksel şiddet tek seferlik olabilir; ancak belirsizlik, sürekli takip edildiği hissi ve ailesinin her an baskı görebileceği endişesi, hedef kişinin psikolojik direncini zaman içinde aşındırmaktadır.

Bu nedenle birçok uluslararası uzman, Çin’in yürüttüğü bu uygulamaları yalnızca “telefonla ikna girişimleri” olarak değil, ulusötesi baskının dijitalleşmiş ve psikolojik boyutu olarak değerlendirmektedir. Fiziksel sınırlar devletleri durdurabilir; ancak telefonun diğer ucundaki ses, çoğu zaman hedef kişinin peşini dünyanın neresine giderse gitsin bırakmamaktadır.

Mal Varlıkları Bir Silaha Dönüşüyor

Çin’in sınır ötesi baskı stratejisinde kullanılan en etkili araçlardan biri de ekonomik güçtür. Uluslararası araştırmalar, Pekin yönetiminin yalnızca bireyin özgürlüğünü değil, ekonomik varlığını da hedef alarak onu geri dönmeye zorlayan çok katmanlı bir baskı mekanizması oluşturduğunu göstermektedir. Özellikle yurt dışına çıkan iş insanları, eski kamu görevlileri ve yüksek gelir grubuna mensup kişiler açısından ekonomik yaptırımlar, psikolojik baskının en yıkıcı unsurlarından biri hâline gelebilmektedir.

Birçok vakada süreç, hakkında soruşturma başlatılan kişinin Çin’e dönmeyi reddetmesiyle birlikte farklı bir boyut kazanmaktadır. Bu aşamadan sonra yalnızca kişinin kendisi değil; sahip olduğu şirketler, yatırımlar, banka hesapları ve taşınmazları da devletin inceleme ve yaptırım süreçlerinin konusu hâline gelebilmektedir.

Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu’nun (ICIJ) China Targets araştırması ile Safeguard Defenders tarafından yayımlanan raporlar, Çin’in “Fox Hunt” ve “Sky Net” operasyonları kapsamında ekonomik baskıyı sistematik bir araç olarak kullandığına ilişkin çok sayıda örnek ortaya koymaktadır. Araştırmalarda yer alan vakalarda, yurt dışında bulunan kişilerin Çin’deki şirketlerine yönelik mali soruşturmalar açıldığı, şirket hisselerinin dondurulduğu, ticari faaliyetlerin durdurulduğu ve banka hesaplarının erişime kapatıldığı iddiaları yer almaktadır.

Bazı dosyalarda baskının kapsamı daha da genişlemektedir. Gayrimenkullere tedbir konulması, şirket ortaklarının soruşturmalara dâhil edilmesi, ticari lisansların iptal edilmesi veya yeni vergi incelemelerinin başlatılması gibi uygulamalar, hedef kişinin ekonomik hareket alanını ciddi ölçüde daraltabilmektedir. Resmî gerekçeler çoğu zaman mali usulsüzlük, vergi ihlali veya ekonomik suç soruşturmaları olarak açıklansa da, uluslararası insan hakları kuruluşları bazı vakalarda bu işlemlerin zamanlamasının, yurt dışındaki kişiyi geri dönmeye zorlamaya yönelik daha geniş bir baskı stratejisinin parçası olabileceğine dikkat çekmektedir.

Ekonomik baskının etkisi yalnızca maddi kayıplarla sınırlı değildir. Yıllarca emek verilerek kurulan şirketlerin faaliyetlerinin durması, yatırım ortaklarının geri çekilmesi, çalışanların işlerini kaybetmesi ve aile bireylerinin ekonomik güvenliğinin tehlikeye girmesi, hedef kişi üzerinde ciddi bir psikolojik yük oluşturmaktadır. Böylece kişi, yalnızca kendi özgürlüğü ile değil; iş ortaklarının, çalışanlarının ve ailesinin geleceği arasında bir tercih yapmak zorunda bırakılmaktadır.

Bu yöntem özellikle Çin’i terk eden varlıklı iş insanlarının dosyalarında dikkat çekmektedir. ICIJ’nin incelediği bazı vakalarda, hedef kişilere açık veya örtülü biçimde, Çin’e dönmeleri hâlinde mal varlıkları üzerindeki işlemlerin yeniden değerlendirilebileceği yönünde mesajlar iletildiği görülmektedir. İnsan hakları uzmanları, bu tür uygulamaların hukuki süreç ile siyasi baskının iç içe geçtiği gri bir alan oluşturduğunu belirtmektedir.

Ekonomik baskının temel amacı yalnızca mal varlığına el koymak değildir. Asıl hedef, kişinin yıllar boyunca inşa ettiği ekonomik düzeni kırılgan hâle getirerek direnme kapasitesini zayıflatmaktır. Çünkü özgürlüğünü korumak için ülkesini terk eden bir kişi, aynı zamanda ailesinin geçimini sağlayan şirketini, yatırımlarını ve tüm maddi birikimini kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakıldığında, devletin kurduğu baskı çok daha etkili bir hâl almaktadır.

Bu nedenle uluslararası uzmanlar, Çin’in ekonomik araçları yalnızca mali denetim amacıyla değil, ulusötesi baskının stratejik unsurlarından biri olarak kullandığını değerlendirmektedir. Bu modelde banka hesapları, şirket hisseleri, gayrimenkuller ve ticari faaliyetler; hukuki varlıklar olmanın ötesine geçerek, sınır ötesindeki bireyleri teslim olmaya zorlayan birer baskı aracına dönüşebilmektedir.

“İki Numaran Vardır”

Çin’in sınır ötesi baskı stratejisini inceleyen uluslararası araştırmalar, güvenlik birimlerinin yalnızca hukuki süreçleri değil, insan psikolojisini de merkeze alan bir yöntem geliştirdiğini göstermektedir. Bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biri, eski Çin güvenlik görevlilerinin tanıklıkları ile insan hakları kuruluşlarının raporlarında yer alan ve yıllar içinde farklı dosyalarda benzer biçimlerde tekrarlandığı belirtilen bir anlayıştır.

Geri dönmesi istenen kişilere doğrudan ya da dolaylı olarak şu mesaj verilmektedir:

“İnsanların iki numarası vardır.”
“Birincisi sensin.”
“İkincisi ailendir.”
“Sana ulaşamazsak, ikinci numarana ulaşırız.”

Bu ifadeler, yalnızca bir tehdit cümlesi değil; Çin’in ulusötesi baskı mekanizmasının temel psikolojik mantığını özetleyen bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. Buradaki hedef, kişinin kendisini değil, onun en güçlü duygusal bağlarını baskı altına alarak karar alma sürecini etkilemektir.

Uluslararası insan hakları örgütleri ve araştırmacı gazetecilik çalışmaları, Pekin yönetiminin özellikle yurt dışında yaşayan muhalifler, iş insanları, insan hakları savunucuları ve Uygurlar üzerinde uyguladığı baskıda aile üyelerini sistematik biçimde bir “etki unsuru” olarak kullandığını ortaya koymaktadır. Devlet, doğrudan ulaşamadığı kişiyi; anne ve babasının güvenliği, eşinin geleceği, çocuklarının eğitimi ya da kardeşlerinin özgürlüğü üzerinden psikolojik olarak kuşatmaya çalışmaktadır.

Bu nedenle birçok vakada fiziksel yakalama ikinci planda kalmaktadır. Asıl amaç, kişinin bulunduğu ülkede kendisini hiçbir zaman tam anlamıyla güvende hissedememesini sağlamaktır. Binlerce kilometre uzakta yaşıyor olsa bile, Çin’deki ailesinin her an polis tarafından sorgulanabileceğini, evlerinin ziyaret edilebileceğini veya ekonomik baskıya maruz kalabileceğini bilen bir kişi üzerinde sürekli bir kaygı ve suçluluk duygusu oluşturulmaktadır.

Uzmanlar, bu yöntemi “vekâleten baskı” (proxy coercion) veya “aile temelli ulusötesi baskı” olarak tanımlamaktadır. Burada devlet, hedef aldığı kişiye doğrudan zarar vermek yerine, onun en çok değer verdiği insanları baskı altına alarak aynı sonuca ulaşmayı amaçlamaktadır. Böylece fiziksel sınırlar önemini yitirirken, aile bağları devletin en etkili baskı araçlarından birine dönüşmektedir.

ICIJ’nin China Targets araştırması, Safeguard Defenders‘ın Involuntary Returns ve Patrol and Persuade raporları ile Freedom House‘un ulusötesi baskı çalışmaları da benzer bir tablo çizmektedir. İncelenen çok sayıda vakada, yurt dışındaki kişilerin ailelerine yönelik baskının, hedef kişinin teslim olmasını sağlamak amacıyla yürütülen daha geniş bir stratejinin parçası olduğu değerlendirilmektedir.

Bu yaklaşım, klasik güvenlik anlayışından belirgin biçimde ayrılmaktadır. Geleneksel hukuk sistemlerinde soruşturmanın odağında yalnızca şüpheli bulunurken, burada baskının kapsamı bilinçli olarak genişletilmekte; aile üyeleri, akrabalar ve yakın çevre de sürecin dolaylı aktörleri hâline getirilmektedir.

Sonuçta verilmek istenen mesaj oldukça nettir:

“Dünyanın neresine gidersen git, seni sevdiklerin bizim erişim alanımızda kaldığı sürece, bu mücadele senin için hiçbir zaman bitmeyecek.”

İşte bu nedenle birçok uluslararası hukukçu ve insan hakları uzmanı, Çin’in geliştirdiği bu modeli yalnızca sınır ötesi kolluk faaliyeti olarak değil, aile bağlarını sistematik bir baskı aracına dönüştüren psikolojik savaş stratejisinin temel unsurlarından biri olarak değerlendirmektedir.

Kardeşler Neden Tutuklanıyor?

Çin’in sınır ötesi baskı stratejisini belgeleyen uluslararası insan hakları raporları ve araştırmacı gazetecilik çalışmaları, farklı ülkelerde ve farklı yıllarda yaşanan vakalarda dikkat çekici bir ortak noktaya işaret etmektedir: Hedef alınan kişi Çin’e dönmeyi veya güvenlik makamlarıyla iş birliği yapmayı reddettiğinde, baskının yönü çoğu zaman doğrudan ailesine çevrilmektedir.

Bu süreçte yalnızca anne ve babalar değil; erkek ve kız kardeşler, eşler, çocuklar, kuzenler ve hatta daha uzak akrabalar da soruşturma ve idari yaptırımların hedefi hâline gelebilmektedir. İnsan hakları kuruluşlarının incelediği birçok dosyada, aile bireylerinin yaşadığı hukuki ve idari süreçlerin, yurt dışındaki kişinin tutumu ile eş zamanlı olarak yoğunlaştığı görülmektedir.

Bazı vakalarda erkek kardeşlerin gözaltına alındığı, uzun süre sorgulandığı veya haklarında ceza soruşturmaları başlatıldığı; bazı dosyalarda ise kız kardeşlerin polis merkezlerine defalarca çağrıldığı ve saatler süren ifadeler vermek zorunda bırakıldığı rapor edilmektedir. Anne ve babaların düzenli olarak karakola çağrılması, pasaportlarına el konulması, seyahat özgürlüklerinin sınırlandırılması ve sürekli gözetim altında tutulmaları da uluslararası raporlarda yer alan uygulamalar arasındadır.

Baskının etkisi yalnızca yetişkin aile bireyleriyle sınırlı kalmamaktadır. Bazı belgelenmiş vakalarda çocukların ve yeğenlerin eğitim süreçlerinin olumsuz etkilendiği, aile üyelerinin kamu kurumlarındaki görevlerini kaybettiği veya sosyal haklardan yararlanırken çeşitli güçlüklerle karşılaştığı yönünde iddialar bulunmaktadır. İnsan hakları uzmanlarına göre bu tür uygulamalar, yalnızca bireyi değil, tüm aile yapısını hedef alan daha geniş bir baskı stratejisinin parçası olarak değerlendirilmektedir.

Resmî makamlar tarafından yürütülen işlemler ise çoğu zaman siyasi gerekçelerle açıklanmamaktadır. Bunun yerine vergi incelemeleri, ekonomik suç iddiaları, idari usulsüzlükler, ruhsat veya izin ihlalleri gibi farklı hukuki gerekçeler öne sürülebilmektedir. Ancak Safeguard Defenders, Freedom House, Human Rights Watch ve diğer uluslararası kuruluşlar, birçok vakada bu soruşturmaların zamanlamasının dikkat çekici olduğuna işaret etmektedir. Özellikle hedef kişinin yurt dışında siyasi faaliyet yürütmeye başlaması, iltica başvurusunda bulunması veya Çin’e dönmeyi reddetmesinin ardından aile bireyleri üzerindeki baskının artması, bu dosyalarda tekrar eden bir örüntü olarak öne çıkmaktadır.

Araştırmacılar, bu yöntemin temel amacının aile bireylerini cezalandırmaktan çok, yurt dışındaki kişiye dolaylı bir mesaj vermek olduğunu belirtmektedir. Çünkü sürgünde yaşayan biri, kendi güvenliğini sağlayabilir; ancak anne ve babasının, kardeşlerinin veya çocuklarının maruz kaldığı baskıyı uzaktan engelleme imkânına sahip değildir. Bu durum zamanla yoğun bir suçluluk duygusu, çaresizlik ve psikolojik yıpranmaya yol açabilmektedir.

Uluslararası hukuk açısından ise bu tür uygulamalar ciddi tartışmalara neden olmaktadır. Hukukun temel ilkelerinden biri olan cezaların şahsiliği ilkesi, bir kişinin eylemlerinden dolayı ailesinin sorumlu tutulamayacağını kabul eder. Buna karşın insan hakları kuruluşları, Çin’in sınır ötesi baskı vakalarında aile bireylerinin çeşitli idari ve hukuki işlemler aracılığıyla dolaylı baskı unsuru hâline getirildiğine ilişkin çok sayıda örnek belgelediklerini ifade etmektedir.

Bu nedenle uzmanlar, kardeşlerin veya diğer aile bireylerinin hedef alınmasını münferit olaylar olarak değil, kişiyi fiziksel olarak yakalayamadığında ailesini baskı unsuru olarak kullanan daha geniş bir devlet stratejisinin parçası olarak değerlendirmektedir. Bu stratejide asıl hedef, ceza vermek değil; aile üzerinden oluşturulan baskıyla yurt dışındaki kişiyi geri dönmeye veya sessiz kalmaya zorlamaktır.

Eşler Psikolojik Baskının Merkezinde

Çin’in sınır ötesi baskı mekanizmasında en fazla hedef alınan aile bireylerinden biri de eşlerdir. Uluslararası insan hakları kuruluşlarının raporları, mahkeme kayıtları ve araştırmacı gazetecilik çalışmaları; yurt dışında yaşayan muhalifler, iş insanları, insan hakları savunucuları ve Uygur diasporasına mensup kişilerin eşlerinin, devletin uyguladığı psikolojik baskının merkezine yerleştirildiğini göstermektedir.

Bu yöntemin temel amacı, hedef alınan kişinin en güçlü duygusal bağını baskı unsuru hâline getirmektir. Çünkü eşler, yalnızca aile bireyi değil; aynı zamanda kişinin günlük yaşamını, çocuklarını, ekonomik düzenini ve geleceğe ilişkin kararlarını doğrudan etkileyen en yakın destek noktasıdır. Bu nedenle güvenlik birimleri, birçok vakada doğrudan hedef kişiye ulaşmak yerine eşi üzerinden baskı kurmayı tercih etmektedir.

İnsan hakları raporlarında yer alan vakalarda, eşlerin defalarca polis merkezlerine çağrıldığı, saatler süren sorgulara alındığı ve yurt dışında yaşayan eşlerinin faaliyetleri hakkında ayrıntılı bilgi vermeye zorlandıkları belirtilmektedir. Bazı dosyalarda iş yerlerinin güvenlik birimlerince ziyaret edildiği, işverenler üzerinde dolaylı baskı oluşturulduğu ve bunun sonucunda kişilerin işlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldıkları aktarılmaktadır.

Baskı yalnızca çalışma hayatıyla sınırlı kalmamaktadır. Çocukların okul kayıtlarının incelenmesi, eğitim süreçleriyle ilgili idari işlemlerin zorlaştırılması, pasaport başvurularının askıya alınması veya mevcut pasaportların yenilenmemesi gibi uygulamalar da uluslararası raporlarda yer alan yöntemler arasındadır. Böylece ailelerin ülke dışına çıkma imkânı sınırlandırılırken, yurt dışında bulunan kişinin ailesiyle yeniden bir araya gelmesi de fiilen zorlaştırılabilmektedir.

Bazı belgelenmiş vakalarda ise baskının daha yoğun bir gözetim boyutuna ulaştığı görülmektedir. Polis ekiplerinin düzenli aralıklarla aileyi ziyaret ettiği, telefon görüşmelerinin yakından izlendiği, komşular ve iş çevresi üzerinden bilgi toplandığı ve aile bireylerinin aylar boyunca sürekli bir denetim altında yaşamak zorunda bırakıldığı yönünde çok sayıda tanıklık bulunmaktadır. Bu durum, fiziksel bir tutuklama olmasa bile, aile üzerinde sürekli bir kontrol hissi oluşturarak günlük yaşamı ciddi biçimde etkilemektedir.

Uluslararası uzmanlara göre bu uygulamaların amacı yalnızca bilgi toplamak değildir. Asıl hedef, yurt dışında yaşayan kişinin psikolojik direncini aşındırmaktır. Çünkü sürgündeki bir kişi, kendi güvenliğini sağlayabilse bile eşinin her gün polis baskısıyla karşı karşıya kaldığını, çocuklarının bu süreçten etkilendiğini ve ailesinin sürekli gözetim altında yaşadığını öğrendiğinde, bu durum zamanla ağır bir vicdani yük ve çaresizlik duygusuna dönüşebilmektedir.

Freedom House, Safeguard Defenders, Human Rights Watch ve diğer uluslararası insan hakları kuruluşları, bu tür uygulamaları Çin’in geliştirdiği ulusötesi baskı (transnational repression) modelinin temel unsurlarından biri olarak değerlendirmektedir. Raporlarda, aile bireylerinin doğrudan suç isnadı olmaksızın baskı sürecine dâhil edilmesinin, hukuki bir soruşturmanın ötesinde psikolojik yıldırma amacı taşıdığına dikkat çekilmektedir.

Bu nedenle eşler üzerinden yürütülen baskı, yalnızca bireysel hak ihlalleriyle sınırlı bir mesele değildir. Aynı zamanda aile bütünlüğünü hedef alan, bireyin duygusal dayanıklılığını zayıflatmayı amaçlayan ve sınırların ötesine uzanan sistematik bir psikolojik savaş yöntemidir. Bu modelde hedef alınan yalnızca yurt dışındaki kişi değil; onun kurduğu aile düzeni, çocuklarının geleceği ve en yakınındaki insanların günlük yaşamıdır. Böylece devlet, fiziksel olarak ulaşamadığı kişiyi, en değer verdiği insanlar üzerinden baskı altına alarak teslim olmaya zorlayan çok katmanlı bir strateji uygulamaktadır.

Kırmızı Bülten Sadece Başlangıçtır

Bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde ele alındığı üzere, Interpol Kırmızı Bülten sistemi uluslararası suçluların yerinin tespit edilmesi ve yakalanmasına yönelik önemli bir kolluk iş birliği mekanizmasıdır. Ancak son yıllarda yayımlanan uluslararası araştırmalar ve insan hakları raporları, bazı otoriter yönetimlerin bu mekanizmayı daha geniş kapsamlı sınır ötesi baskı stratejilerinin bir parçası olarak kullanmaya çalıştığına ilişkin ciddi tartışmaları da beraberinde getirmiştir.

Çin’e ilişkin incelemelerde de dikkat çeken nokta tam olarak budur. ICIJ, Freedom House, Safeguard Defenders, Human Rights Watch, Amnesty International ve çeşitli akademik çalışmaların ortaya koyduğu bulgular, Pekin yönetiminin birçok vakada yalnızca bir Kırmızı Bülten çıkarılmasını nihai hedef olarak görmediğini göstermektedir. Asıl amaç, hedef alınan kişiyi çok yönlü bir baskı süreci içine sokarak direnme kapasitesini aşındırmaktır.

Bu süreçte kullanılan yöntemler birbirini tamamlayan halkalar şeklinde işlemektedir. Önce kişi hakkında adli süreç başlatılmakta veya uluslararası yakalama mekanizmaları devreye sokulmaktadır. Ardından aile bireyleri üzerindeki baskılar yoğunlaşmakta, telefon ve görüntülü aramalarla psikolojik baskı artırılmakta, ekonomik yaptırımlar uygulanmakta ve kişinin sosyal çevresi sistemli biçimde hedef alınmaktadır. Böylece fiziksel olarak ulaşılması mümkün olmayan kişi, psikolojik olarak kuşatılmaya çalışılmaktadır.

Uzmanlara göre bu stratejinin temel amacı yalnızca kişiyi yakalamak değildir. Asıl hedef;

  • kişiyi uluslararası alanda yalnızlaştırmak,
  • ekonomik gücünü zayıflatmak,
  • ailesi üzerinden sürekli baskı oluşturmak,
  • sosyal çevresini parçalamak,
  • güvenlik duygusunu ortadan kaldırmak,
  • sürekli bir korku ve belirsizlik ortamı yaratmak,
  • ve sonunda geri dönüş kararını kendi iradesiyle vermiş gibi gösteren bir “gönüllü dönüş” görüntüsü oluşturmaktır.

Özellikle Safeguard Defenders tarafından belgelenen “Persuasion to Return” (Geri Dönmeye İkna) stratejisi, bu yaklaşımın en dikkat çekici örneklerinden biri olarak gösterilmektedir. Raporlara göre amaç, çoğu zaman doğrudan zorla iade gerçekleştirmekten ziyade, kişi üzerinde öylesine yoğun bir psikolojik ve sosyal baskı kurmaktır ki, sonunda geri dönüş kararı dışarıdan bakıldığında gönüllüymüş gibi görünebilmektedir.

Bu nedenle uluslararası hukukçular ve insan hakları uzmanları, Çin’in yürüttüğü bu faaliyetleri klasik anlamda adli iş birliği kapsamında değerlendirmemektedir. Aksine, son yıllarda akademik literatürde ve insan hakları raporlarında giderek daha fazla kullanılan “ulusötesi baskı” (transnational repression) kavramı, bu yöntemleri tanımlamak için temel çerçeve hâline gelmiştir.

Bu modelde sınırlar artık caydırıcı bir engel değildir. Devlet, yalnızca kolluk kuvvetlerini değil; diplomatik temsilcilikleri, ekonomik araçları, dijital iletişim kanallarını, aile bağlarını ve psikolojik baskı yöntemlerini aynı strateji içerisinde kullanabilmektedir. Böylece hedef alınan kişi, yaşadığı ülkenin hukuki koruması altında olsa bile, kendisini hiçbir zaman tamamen güvende hissedememektedir.

İşte bu nedenle Interpol Kırmızı Bülteni, birçok vakada sürecin sonu değil; yalnızca ilk adımıdır. Asıl operasyon, hedef kişinin dosyasına bir bildirim düşüldükten sonra başlamaktadır. Devreye giren şey artık yalnızca uluslararası polis iş birliği değil; aileyi, ekonomiyi, iletişimi ve psikolojiyi aynı anda hedef alan çok katmanlı bir baskı mekanizmasıdır.

Ve tam da bu nedenle, Çin’in sınır ötesi operasyonlarını inceleyen birçok uzman, yaşananları yalnızca bir iade süreci olarak değil; 21. yüzyılın en kapsamlı devlet destekli ulusötesi psikolojik baskı modellerinden biri olarak tanımlamaktadır. Bu değerlendirme, yalnızca bireysel vakaların değil, farklı ülkelerde benzer yöntemlerin tekrarlandığını ortaya koyan çok sayıda uluslararası rapor ve araştırmanın ortak sonucuna dayanmaktadır.

Sonuç

Sınırların devletlerin yetki alanını belirlediği klasik güvenlik anlayışı, dijital çağda giderek daha karmaşık bir yapıya dönüşmektedir. Günümüzde bazı otoriter yönetimler, yalnızca kendi toprakları içinde değil, dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan bireyler üzerinde de çeşitli araçlarla baskı kurabilme kapasitesine sahiptir. Dijital iletişim teknolojileri, uluslararası polis iş birliği mekanizmaları, ekonomik yaptırımlar, diplomatik kanallar ve aile bağları, bu yeni dönemin en etkili baskı araçları arasında yer almaktadır.

Bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde incelendiği üzere, Çin’in sınır ötesi operasyonlarına ilişkin uluslararası araştırmalar; Interpol bildirimlerinden “Fox Hunt” ve “Sky Net” operasyonlarına, yurt dışındaki gayriresmî polis ağı iddialarından “gönüllü dönüş” stratejilerine kadar uzanan çok katmanlı bir yapıya işaret etmektedir. Bu beşinci bölüm ise bu yapının en görünmeyen ancak en yıkıcı yönünü, yani psikolojik baskı mekanizmasını ele aldı.

ICIJ, Safeguard Defenders, Freedom House, Human Rights Watch, Amnesty International ve çeşitli ülke mahkemelerinin incelediği dosyalar, birçok vakada baskının yalnızca hedef alınan kişiye yönelmediğini ortaya koymaktadır. Aile bireylerinin sorgulanması, sürekli telefon aramaları, görüntülü görüşmeler yoluyla baskı kurulması, ekonomik yaptırımlar, mal varlıklarına yönelik işlemler ve yakın çevre üzerinde oluşturulan baskı; bu stratejinin birbirini tamamlayan parçaları olarak değerlendirilmektedir.

Bu modelde Interpol Kırmızı Bülteni çoğu zaman sürecin sonu değil, başlangıcıdır.

Dosya açılır.

Uluslararası arama mekanizmaları devreye girer.

Ardından telefonlar çalmaya başlar.

Anne ve babalar karakollara çağrılır.

Eşler uzun sorgulara alınır.

Kardeşler hakkında soruşturmalar açılır.

Banka hesapları incelenir.

Şirketler mali denetimlerle karşı karşıya kalır.

Aile bireyleri sürekli gözetim altında yaşamaya zorlanır.

Böylece fiziksel olarak ulaşılamayan kişiye, psikolojik olarak her gün ulaşılmaya çalışılır.

Uluslararası insan hakları uzmanlarına göre bu yöntemin temel amacı yalnızca bir kişiyi geri getirmek değildir. Asıl hedef; bireyin direncini kırmak, onu yalnızlaştırmak, ailesi üzerinden vicdani baskı oluşturmak ve sonunda geri dönüş kararını kendi iradesiyle vermiş gibi göstermektir. Bu nedenle son yıllarda akademik literatürde ve insan hakları raporlarında giderek daha sık kullanılan “ulusötesi baskı” (transnational repression) kavramı, bu uygulamaları tanımlayan temel çerçevelerden biri hâline gelmiştir.

Bugün dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan çok sayıda muhalif, gazeteci, insan hakları savunucusu, Uygur aktivist ve iş insanı için tehdit, yalnızca bulundukları ülkeye uzanan diplomatik veya hukuki süreçlerden ibaret değildir. Onlar açısından asıl endişe, geride bıraktıkları ailelerinin güvenliği ve üzerlerinde kurulan görünmez baskıdır.

Ve belki de bu stratejiyi en iyi özetleyen gerçek şudur:

Bir devlet, sizi bulunduğunuz ülkede yakalayamayabilir. Ancak sizi her gün aileniz üzerinden korkutabiliyorsa, fiziksel sınırların anlamı büyük ölçüde ortadan kalkmış demektir.

Çin’in sınır ötesi baskı mekanizmasına ilişkin uluslararası araştırmaların ortaya koyduğu tablo, tam da bu yeni güvenlik paradigmasına işaret etmektedir. Artık mücadele yalnızca sınır kapılarında değil; telefon ekranlarında, banka hesaplarında, aile sofralarında ve insanların en güçlü duygusal bağlarında yürütülmektedir.

Ve hedef alınan kişiye verilen mesaj, farklı yöntemlerle tekrar tekrar aynı noktaya ulaşmaktadır:

“Nereye gidersen git, seni yalnız bırakmayacağız. Sana ulaşamazsak, senden önce ailene ulaşacağız.”

Böylece Kırmızı Bülten, yalnızca uluslararası bir arama bildirimi olmaktan çıkıp; psikolojik baskı, ekonomik yaptırımlar ve aile üzerinden yürütülen çok katmanlı bir stratejinin ilk halkasına dönüşmektedir. İşte bu nedenle, Çin’in sınır ötesi faaliyetlerini inceleyen birçok uzman, bu uygulamaları yalnızca güvenlik politikaları kapsamında değil, 21. yüzyılın en kapsamlı devlet destekli ulusötesi baskı modellerinden biri olarak değerlendirmektedir.

Doğu Türkistan Bülteni Haber Ajansı / HABER MERKEZİ

 

📚 KAYNAKÇA

  1. International Consortium of Investigative Journalists (ICIJ) – China Targets Araştırma Dosyası
  2. ICIJ – Chinese authorities exploited Interpol and strong-armed one of the world’s richest men to pursue a target
  3. ICIJ – About the China Targets Investigation
  4. Safeguard Defenders – Research Reports
  5. Safeguard Defenders – Patrol and Persuade
  6. Safeguard Defenders – Involuntary Returns
  7. Freedom House – Transnational Repression Resources
  8. Freedom House – Out of Sight, Not Out of Reach
  9. Human Rights Watch – China Country Page
  10. Amnesty International – China Reports
  11. United Nations Office of the High Commissioner for Human Rights (OHCHR) – China Resources
  12. INTERPOL – Constitution and Rules on the Processing of Data

📖 EK OKUMALAR

Çin’in Sınır Ötesi Baskı Mekanizmaları

Interpol ve Uluslararası Hukuk

İnsan Hakları ve Çin

Ayrıca Kontrol Et

KÜRESEL TEDARİK ZİNCİRİNİN GİZLİ YÜZÜ BÖLÜM 3- XPCC ve Washington’un Karşı Hamlesi: Yaptırımlar, UFLPA ve Küresel Tedarik Zincirinin Dönüşümü

XPCC Nedir? Doğu Türkistan’ın Ekonomisini ve Güvenlik Yapısını Şekillendiren Kurum : Doğu Türkistan’daki ekonomik faaliyetler, …